DUYKAN

12/12/2007 - Empati

Empati

 

—Arkadaşlar bugünkü konumuz empati olsun mu?

—Olsun Hocam!

—Empati nedir Hocam?

—Ananın dini, ulan üniversite öğrencisi olmuşsun hala empatinin ne anlama geldiğini bilmiyor musun?

-He valla bilmiyom hocam, essahten bilmiyom!

—Ulan Türkçeyi de doğru dürüst bilmiyorsun ki empatiyi bilesin. Empati demek avanak oğlum, kendini bir başkasının yerine koyarak düşünmek, onun gibi hissetmeye çalışarak onu anlamak gibi bir şey işte. Şimdi anladın mı?

Burayı hababam sınıfına benzetmeye kalkmayın kırarım boynuzlarınızı, yani notlarınızı demek istiyorum!

—Tamam hocam, anladım!

—Çok şükür!

— Bak kızım, senin de karşımda bacaklarını pergel gibi ayırıp oturman şart değil. O kadar kısa etekle geleceğine sınıfa, külotla gelseydin bari!

—Ama hocam türbanla gelenlere de kızıyorsunuz!

—Kapa çeneni yoksa ben kapatacağım!

—Tamam Hocam kapattım.

—Neyini kapattın?

—Çenemi kapattım hocam, bacaklarımı daha fazla kapatamam ki!

—Tamam, tamam, şimdi dersi kaynatmayın da biraz empati yapalım. İçinizde Kürt var mı Kürt?

Sessizlik.

Yok mu?

Sessizlik.

Pekâlâ. Murat sen yap bakalım bir empati.

—Kedimi Kürt yerine koyarak mı düşüneceğim Hocam?

—Evet öyle düşünüp benden bir istekte bulunacaksın!

—Düşündüm Hocam.

—Söyle bakalım.

—Türkiye Kürdistan olsun Hocam!

—Çüşşşş!

-Hocam bu PKK yanlısını hemen sınıftan atalım!

-Sen sus faşo!

-Ulan Murat sana da bir empati yap dedik, Türkiye’yi Kürdistan yap demedik!

—Ama Hocam siz bana sınırlı empati yap demediniz ki.

—Kesin gürültüyü!

—Sen,  mini eteklinin yanındaki midi etekli, yap bakalım bir empati!

-Yaptım Hocam.

—Söyle bakalım!

—Resmi dilimiz Kürtçe olsun Hocam!

—Kızım sen Kürtçe biliyor musun ki?

—Yok Hocam nereden bileyim; az buçuk İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca bilirim ama Kürtçe neyin bilmem Allahıma şükür!

—Hocam bu kızların aklı fikri Sultanahmet’te turist tavlayıp AB’ye çengel atmak.

—Biz gündüzleri Sultanahmet’teysek siz gece gündüz oralarda sürtüyorsunuz sümüklü!

—Susun be! Yine erkekler hamamına çevirdiniz ortalığı!

-Yaşa var ol Hocam, Atatürk gibi konuştunuz valla!

(Kız öğrencilerden şiddetli alkışlar, erkek öğrencilerden bıyık altı gülüşler)

 

 

—Heyyy arkadakiler, orada neler oluyor?

—Hocam bu çocuk ilkokul öğrencileri gibi iki de bir kalemini yere düşürüp alıyormuş gibi yaparak oramıza buramıza bakıyor!

—Bakılsın istemeyenler kapatsın Hocam!

—Bakılsın diye açıyoruz, bakılmasın diyen yok ama senin gibi çulsuz komünistler baksın diye değil herhalde; parası pulu, arabası yatı katı olan baksın diye açıyoruz!

—Kızım illa da zengin birine takılmak zorunda mısınız?

—Hocam bir sürü kurs, özel öğretmen, canımız çıktı üniversiteye kapağı atana kadar, pedagog olmak için soyunmadık herhalde biz bu işlere. Erkek öğrenciler de aynı şeyi yapıyorlar, akılları fikirleri zengin kızı tavlamada. Gerçekçi olalım Hocam, gerçekçi! Deneyimli pedagoglar bile iş bulamazken bize iş nerede?

—Hocam duydunuz değil mi, bana “çulsuz komünist” dedi?

—Çulsuza çulsuz denir oğlum, çullu mu deseydi?

—Hocam siz yine feministlerin tarafına geçtiniz!

—Susun artık, dersi kaynatmanıza izin vermeyeceğim. Konumuza dönüyoruz.

 

—Hocam bir şey de ben sorabilir miyim?

-Sor bakalım, sınıfın arkasına saklanıp duruyordun, hangi dağda kurt öldü?

—Siz önde oturan kız arkadaşımıza kısa etekli diye kızıyordunuz ya, şu benim sağımda oturana neden kızmıyorsunuz?

-Nesi varmış onun?

—Yapmayın hocam, görmüyor musunuz memelerinin onda dokuzu dışarıda!

—Boş ver, orası o kadar önemli değil, sen sağını solunu bırak da bana bak asalak oğlum!

Kesin şamatayı artık, konumuz empati!

 

—Hocam ben de konumuzla ilgili bir şey sorabilir miyim?

-Sor da, zevzeklik yapmadan sor, saçlarının boyasından başlarım yoksa!

—Tamam Hocam, diyorum ki…

—De ne diyeceksen, uzatma, zil çalacak nerdeyse!

—Aynı konuda siz bize bir empati örneği verseniz?

—Tamam!

—Buyurun Hocam sizi dinliyoruz.

—Kürtler de türkülerini söyleyebilmeli dağlarda…

—İyi ama Hocam sizin empatinizden Türkleşmiş Kürt çıktı, olmaz ki!

—Ben size Türkleşmiş Kürt’ü bir güzel anlatırdım ama zil çaldı, defolun şimdi gözümün önünden!

 

Kemal Duykan

 

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/12/2007 - Demokrasi

DEMOKRASİ

 

İnsanların düşünce özgürlüğüne sınır koyarsanız, sağlıklı düşünmelerini de sağlıklı çözüm üretmelerini de bekleyemezsiniz. Bırakın yeni çözümler üretilmesini eskiden üretilmiş çözümlerin bile savunulmasını yasaklarsanız, onlar da doğru bildiklerini seslendirmek için dolambaçlı yollardan gitmek zorunda kalacaklarından, diyaloglar doğal olarak monologlara ve karşılıklı kısır suçlamalara dönüşür...

En iyisi somut örnekler vereyim: Bir kişinin bölücülüğü ya da şeriatı ya da ırkçılığı savunması yasak... Durum böyle olunca, bu düşüncelerde olanlar çok masum gerekçelerin arkasına sığınmak zorunda kalıyorlar ve gerçekten çok masum demokratik talepleri olanlarla köktenci talepleri olanlar birbirlerine karışıyorlar. Ayırabilirsen ayır bakalım...

Toplumun bir kesimini diğer bir kesimine karşı silahlı saldırıya çağıran düşünceler demokratik taleplerin kapsamı dışındadır ama kişinin kendi düşüncelerini/ çözümlerini açıkça söylemesi/yazması demokrasinin kapsamı içerisine girer. Demokrasi içinde çözüm aramanın yolları ayrı, demokrasi dışında çözüm aramanın yolları ayrıdır. Sorunlarına demokrasi içinde çözüm arayanlarla demokrasi dışında çözüm arayanları birbirlerinde ayırmanın yolu, demokrasiyi doğru algılayıp doğru işletmekten geçer. Böylesi yasaklar sorunları çözmez, sadece erteler ve daha da kötüsü birbirinden farklı sesler birbirine karışarak tek sese dönüşüp olduğundan çok daha güçlü çıkar, şimdilerde olduğu gibi...

İnsanlar var oldukça farklı düşünceler de olacak ve toplumların bazı kesimleri taleplerini ancak zor kullanarak karşı tarafa kabul ettirmekten başka çareleri olmadığı iddiasını sürdüreceklerdir. Bu yeni bir şey değildir, yüzlerce hatta binlerce yıldan beri sürüp gelmektedir... Sınıfsal olanı vardır, dinsel olanı vardır, ırksal olanı vardır her ikisi birbirine karışmış olanı da vardır...

“İyi ama bu demokrasilerin en gelişmişleri bile sonuç olarak burjuva demokrasisi değil midir?” diyenlere de “evet haklısınız, ama insanoğlunun üretebildiği başka bir demokrasi türü de bugüne kadar gerçekleşememiştir” derim... Bir düşünce sisteminin kendi demokrasisini üretemedikçe varlığını uzun zaman sürdürmesi mümkün değildir, olmadığı da görülmüştür...

İnanca dayalı olmayan hiçbir düşünce sistematiği demokrasi olmadan kendini yenileyemez, geliştiremez, gelişen toplumların gereksinimlerini uzun süre karşılayamaz...

Gelişmiş demokrasilere sahip olmak kolay mıdır? Olmadığını tarih bize gösteriyor; zorluğu açık ama imkânsızlığı savunulamaz, savunanlar için tek bir yol kalır: “İnanç sistematiği!” Seçin seçebildiğinizi...

Ya da daha başka çözümleriniz varsa buyurun yazın yazabildiğinizi; Türkiye’de olgun bir demokrasi yoksa da İçerik sitesinde var; şimdiye kadar tersini iddia eden çıkmadı, çıkar gibi olanlar da geçerli bir yanıt gösteremediler... Bundan sonra da böyle sürüp gider mi, ya da gidebilir mi? Doğrusunu isterseniz bunu söylemek kolay değil... İnsanın gönlünün istediğiyle somut gerçekler çakışınca nelerin olabileceğini önceden kestirmek olası değil... Bir yılını dolduralı daha bir yıldan biraz fazla oldu İçerik’in;”geçmişi geleceğinin aynasıdır “diyebilmek için daha çok erken...

26.02.2000/Kemal Duykan

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/12/2007 - Sitede Şenlik Var...

Sitede Şenlik Var (1)



Bu yazı dizisini daha iyi anlamak isteyenler “sorun var, çözüm öneren de var mı?” başlıklı yazıdan başlasınlar lütfen. Ben bu sitenin kayıtlı okuru olan (şimdilik)yüz kişiden biriyim. Öyle kalmaya da bayılıyorum. Sitenin demirbaş yazarlarından biri olmaya da niyetim yok! Gençliğimde sekiz on sene çoğu yerel gazete ve dergilerde bu işi de yaptığımdan hevesimi aldım... Şimdiye kadar sitede çıkan tüm yazıları okudum sanıyorum. İşte bu nedenle İçerik Sitesini hem izlemeye hem de eleştirmeye değer buluyorum.

Bakış açımı biraz daha netleştireyim: Ben Nazım Hikmet’in” Davet” şiirini de Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar” ını da severek okurum. Farklı ideolojik kamplarda olmaları onların şiirlerinin güzelliğini benim gözümde ortadan kaldırmaz. Ama biliyorum ki bizim ülkemizde benim gibi düşünmeyenler çoğunluğu oluşturmaktadırlar. Aslını ararsanız bunu da doğal sayıyorum Konuyu dağıtmamak için şu eki de yaparak şimdilik kapatalım: Hiç kimsenin dünya görüşüne karşı çıkmak ya da katılmak gibi bir derdim yok! Sitenin okur-yazarlarından hırlaşmaya katılmak isteyen olursa buraya buyursunlar, sırça köşklerinden yanıt vermeye kalkmasınlar, yoksa külahları değiştiririz biline...

Şimdi daldan dala atlamak gibi olacak ama bu yazının kuyruğunu kısa kesmek mümkün olmadığından artık fark etmez. Sitede Orhan Pamuk la ilgili tartışmaya katılan bir hanım var: düşüncelerini yazıya dökebilen, yazdıkları da okunmaya değer olan biri. Kendilerine “hoş geldiniz” deyip siteye katkılarını artırarak sürdürmesini diliyorum. Şimdi biliyorum birileri diyecekler ki:”yahu bu teşrifatçı başlığa soyunan adam ne yapmak istiyor? Mevlana misali herkese gelin siz de yazın diye davetiye çıkarıyor. Gelenlere de hoş geldiniz mesajları gönderiyor.”Artık bunun için bir açıklama yapmak şart oldu: Eski çağırırlarımı, sitenin ana sayfasından 15 Temmuz da verilen akla ziyan mesajı okuduktan sonra iptal ettim... Kendi verdiğim sözden de caydım. Sorumlusu ben değilim, o Abdülhamit fermanını yayınlayanlar... Yukarıda sözünü ettiğim hanımı da forum bölümüne davet ediyorum, site maliklerinden biri olmaya değil...

Şimdi, gelelim asıl soruna: Varsayalım ki siteye bir web gezgini geldi ve şöyle içerikli bir yazı okumak istedi. Sitenin ana sayfasında beş yakışıklının vesikalık resimleri var. Hangisinin üzerine tıklarsanız altından onun yazıları çıkıyor. Diyelim ki soldan ikinci resmin üzerine tıkladı; açılan pencerede göreceği yazı şu:”YAKINDA BURADAYIM” .Allah bilir site kurulduğundan beri değişmeyen klişe bir yazı... Şimdi oraya Neslihan geçti ama diğer sayfada hala duruyor. İnanmayan varsa tıklayıp baksın. Sitenin kurucusu, içerik, içerik, içerik diye başımızın etini yiyor ya, işte size içerik!

“Başyazar” dedik, sayın kaya istemedi:”Bu sitede yazan herkes –konuk yazarlar da dâhil, başyazardır” buyurdu... Başyazarlık sanki bulunmaz Bursa kumaşı. Benim sözlüğümde “başyazar” paralı gazetelerde patronun çıkarlarını ön planda tutarak gazeteyi yönlendiren, bolca da maaş alan kişi demektir. Parasız basında ise(İçerik buraya girer)Gazetenin ya da burada olduğu gibi sitenin “baş hamalı demektir” Yani öyle özenecek özlenecek bir şey değil. Eğer kendisi başka bir şey anlıyorsa dizi-yazı bittiğinde açıklayabilir... Şimdi de kalkıp:”Ben bu sitenin kurucusu da değilim” derse, yandı gülüm keten helva... Aslında benim niyetim sitenin klişesini değiştirmek falan değil. Söz konusu kişinin resmini çıkarmasınlar; ibret-i âlem için orada bıraksınlar. Belki böylelikle bilmem ne rekorlar kitabına girerler de ülkemize hiç değilse bu konuda bir ödül kazandırırlar... Fena mı olur?

Üstelik benim bu konuda ilginç bir önerim var: Resim olduğu yerde kalsın, sayfanın görünümü bozulmasın, ancak, resmin üzerine tıklanınca açılan pencereden çıkan YAKINDA BURDAYIM yazısının yerine Naomi’nin şöyle dört dörtlük bir resmini koyalım.”Hangi resmini “derseniz,”herkesin aklından geçeni” derim... Eğer sitenin ahlakçıları buna da karşı çıkarsa, demokrasi de çare tükenmez. Buyurun başka bir öneri: Gazeteciler sık sık "“Okurlarımız gazetemizin gerçek sahipleridir” derler. Hepiniz ya okumuş ya da duymuşsunuzdur. Öyle ise İçerik sitesinin kayıtlı-sicilli yüz tane okuru var. Onlara soralım. Eğer çoğunluk benim önerimi desteklerlerse ne âlâ, aksi yönde karar çıkarsa o vesikalık resim de, altından çıkan ünlü özdeyiş de dünya var oldukça olduğu yerde kalsın. Ha biri de çıkıp sorarsa” neden Naomi’nin resmini seçelim?”Efendim benimkisi sadece masum bir öneri... Site sakinleri isterlerse başka kişilerin resimlerini de önerebilirler. İsterseniz yardımcı olmak maksadı ile size birkaç isim vereyim: Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz veya diğer birileri. Eğer site sakinleri arasında yapılacak seçim sonuncunda benim dileğim değil de başka birinin resmi seçilirse, bilesiniz ki bağrıma taş basarak, demokrasinin gereğidir diye katlanırım. Ve bazı politikacılar gibi mızıkçılık ederek bu seçim olmadı yarın yine seçim yapalım da demem.

Hadi insafa geldim, yazıyı buradan bölüyorum, dileyen ayni başlıklı yazının 2. Bölümüne tıklasın, dileyen sitenin diğer bölümlerinde dolaşmayı sürdürsün; benim önerim: sitede ilk yayınlanan Ekim Kaya’nın yazısı.


_________________

 

BÖLÜM:2

İstanbul’un “yazlık “denilen uzak semtlerinden birine bir-kaç günlüğüne tatile çıkmıştım.”Türkiye’ye gelmek istiyoruz, ama biraz da tedirginiz, gelelim mi, orada durum nasıl?”diye soran bir Alman tanıdığıma E-posta ile yanıt vermem gerekiyordu, unutmuşum. Yolda yürürken baktım, yazlık sitelerin birinin altında “Internet evi” diye bir şey ilişti gözüme. “Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz” diyerek daldım içeri. Yedi tane bilgisayar var ama tümü dolu; bir-kaç kişi de sıra bekliyor. Sonra uğrarım diye oradan ayrıldım. Az ötede bir Internet evi daha var ancak orada da boş yer yok. On üç- on sekiz yaşlarında gençler çetleşiyorlar. Hakkını yemeyelim oğlanlardan birisi çetçi değil, o oyunla meşgul... İki saat sonra tekrar gittim Internet evlerine, durum yine aynı, boş yer yok. Gecenin yarısına doğru bir kez daha denedim, sonuç değişmiyor. Ekonomik kriz ülkeyi kasıp kavururken ne hikmetse buradaki Internet evlerini pas geçmiş. Bir de ilginç gözlemim oldu, internette çet
yapanların çoğunluğu kızlardan oluşuyor. İnternet Evi’nin sahibine de sordum, onun da gözlemleri aynı. İnternette girenlerin de çetleşenlerin de çoğunluğu kızlardan oluşuyor. Gel de istatistiklere inan. İnternet evinin sahibi üç kere uğramama rağmen elimin boş dönmesine üzülmüş olacak ki: “Siz de mi çet yapacaktınız diye sordu”. Ben de bir E-posta göndermek istediğimi, bir iki de web sayfasına bakacağımı söyledim. “O zaman sizin işiniz çok sürmez herhalde” dedi. Ben de en” fazla on dakika dedim.” On beş yaşlarında oyuna dalmış bir oğlan çocuğundan benim için on dakikalık izin istedi, o da sağ olsun verdi. Alman tanıdığıma E-posta ile yanıt verdikten sonra İçerik sitesine girdim. Bana şöyle bir mesaj gönderilmiş sitenin kurucusundan:” Önerinizden bir gün sonra büyük bir adım attık bile! Aşağıdaki adreste, sadece içerik sitelerinin kabul edildiği listenin adresi var. Bir nevi birlik kuruluyor böylece. Listeye kabul edilmiş sitenin, emek harcanmış ve ziyarete değer bir site olduğundan emin olabilirsiniz. (Tabii ki biz fark edip de silene kadar orada kalan sıradan bir site değilse) Hemen görün! http://www.topsitelists.com”
“Herhalde gırgır geçiyor “dedim,bir günde olacak şey değil. Ana sayfaya döndüm gerçekten öyle bir link var. Tıklayıp girdim. Sayfanın üst kısmında “ uygun olmayan “ özellikle de “o biçim” sitelerin katılamayacakları, katılırlarsa defedilecekleri belirtilmiş olmasına rağmen onlardan ikisi ilgili sayfanın tam ortasına çöreklenmiş, sırıtıyor... Hoşuma gitmediğini söylesem yalan olur... Hemen “Sitede şenlik var...”diye bir yazıya başlamak için can atıyorum, ama ne mümkün, on dakikalık süre dolmak üzere ve bana şartlı olarak yerini veren oğlan başımın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duruyor. Çocuk ayıp siteleri görmesin diye el çabukluğu ile ana sayfaya dönüp kalktım. İşyeri sahibine teşekkür ederken biraz da lafladık. Bana on dakikalık izin veren oğlan nedense oyuna dönmedi; içerik sitesinin ana sayfasına bakıyor. Sonra Aslıhan’ı gözüne kestirmiş olacak ki resminin üstüne tıkladı. Ben de Internet evini terk ettim. Daha sonra ne oldu bilemem...
Allah silerden uzak etsin, bendeniz jetonu biraz geç düşenlerdenim. On dakikalık sürenin az olmasından mıdır nedir İçerik sitesinin ana sayfasından verilen bir mesajı gördüğümü sonradan yolda yürürken hatırladım: Moda deyimiyle şok oldum diyemem ama şaşırmadığımı da söyleyemem. Anımsadığım kadarı ile şöyle bir mesaj: Konuk Yazarların bize gönderecekleri yazıları kılı kırk yararak inceledikten sonra uygun gördüklerimizi sitemize koyup, kalanlarını çöpe atmakta özgürüz, ya da bu anlama gelen bir şey... Breh breh breh... Şimdi bunun adına sansür denmez de ne denir? Ne yanıt vereceklerini bilmiyor değilim.”sansür bizim aklımızın ucundan bile geçmedi, biz sitemizin çöp sepetine dönmesini istemediğimiz için böyle bir önlem almayı uygun bulduk.”Benim de aklımdan geçen bu aslında. Ancak sitedeki yazıları okumadan ilk defa siteye uğramış bir ziyaretçi bu mesajı görürse ve az buçuk bu işlerden anlıyorsa “bunlar sansürcü başı kesilmişler “der ve de haklıdır. Eğer amaç sitenin abur-cuburla dolmasını önlenmekse, herhalde bunun pek çok yöntemi vardır. İnsan en azından bir bilene sorar.” Bir bilen kim?”Dünya âlem bilir ki” bir bilen “Sayın Süleyman Demirel’den başkası değildir. Şimdi bir MOLA DAHA VERİYORUM. Sonra isteyen yazının üçüncü bölümüne devam edebilir, isteyen site dâhilinde dolaşabilir. Benim önerim: hala okumadıysanız site yazarlarından Kutyar Öztaş’ın “Var olmanın sorumluluğu “başlıklı yazısı.
_________________

Bölüm: 3

Hepimizin babası Süleyman bey-hemen bundan kötü anlamlar çıkarmasın vatan millet düşmanları- benim neredeyse kırk yıllık dostumdur. Gerçi el sıkışmışlığımız, birlikte fotoğraf çektirmişliğimiz yoktur ama dostluğumuz bakidir. Ne zaman yeni bir işe başlayacak olsam mutlaka kendisine danışırım. Sağ olsun kendisi de iki eli kanda olsa, Avrupa da Asya da, Amerika da, Rusya da, ilkokul ya da fakülte açmada, düğünde dernekte, aklınıza gelebilen nerede olursa olsun mutlaka bir yolunu bulup yanıt verir... Yakınlarda kendisine bir E-posta göndererek “Sayın Cumhurbaşkanım, acaba muhteşem vecizelerinizi yazılarımda kullanabilir miyim, lütfedip izin verir misiniz?”diye sorduğumda yanıt anında geldi: “Eğer beni övmek için kullanacaksan memlekette demokrasi var özgürlük var elbette kullanabilirsin, ama yermek için kullanacaksan geçmişte başına gelenleri bir düşün!”
Gelin de siz böyle bir Cumhurbaşkanınız olmasına sevinmeyin.
İnternetle ilk tanıştığımız günlerde bir E-posta gönderip yanıt almak istiyordum. Ancak kimsenin adresini bilmiyordum. Bir kitapta okumuştum eğer Amerika Birleşik Devletlerinin Başkanına bir E-posta gönderilirse mutlaka yanıtlanırmış. Başkanın adresi de vardı. Ben de çaresiz ona gönderdim. Yanıt geldi ama yedi saat sonra. Şimdi siz bir bizim başkanımızın anında gelen yanıtını bir de elin başkanının yedi saat sonra gelen yanıtını kıyaslayın. Hangisi Internet çağına daha vakıf? Üstelik Mr. Clinton’dan gelen yanıt sekretaryasından. Şimdi anladınız mı neden “bir Türk dünyaya bedel?”Eğer bir Türk dünyaya bedel oluyorsa Süleyman bey kâinata bedel olmuyor mu? Olmuyor diyen mi var.
Devlet millet düşmanları, eski yeni komünistler ve her türlü zararlı haşarat ve dahi diğer saymadığım zararlı mahlûkat ne düşünürlerse düşünsünler hepimizin ortak babası Süleyman beyin Cumhurbaşkanlığı süresi yedi yıl daha uzatılmazsa Başbakan olarak en kısa zamanda tekrar gelecek... Ve Cumhurbaşkanlığı sırasında biraz fazla hoşgörüsünden şımaran ülke zararlılarına gereken dersi verecektir. Şimdi bazı eski-yeni komünistlerin sesini duyar gibi oluyorum:”İnşallaaah!”Neden böyle diyorlar bilir misiniz? Hani Aziz Nesin bir yazısında “eğer Süleyman bey bir darbe daha yerse komünist olacak” demişti ya işte bunların sevinci oradan kaynaklanıyor. Bunların babaları da böyle hayalperestti, dedeleri de. Ne diyelim sevgili site sakinleri, Allah uyku hallerini daim kılsın, demekten başka elimizden ne gelir? Hele bir Başbakan olarak gelsin Babamız bunlar Internet denilen ağ da kaçacak delik bulamayacaklardır bilesiniz!
Bu arada Sayın Ecevit’e de iki lafımız var: Eğer babamızın Cumhurbaşkanlığını uzattırmayı başaramazsa bir daha Başbakanlığı rüyasında bile göremez. Babamız Bir kere meydanlara indi mi yer gök inler, Sayın Yılmaz’la Sayın Çilleri toz duman olur; herkes ayağını buna göre denk alsın. Daha benim Süleyman beyle olan dostluğum kırk yılını bile doldurmadı. Daha en az kırk yılbaşımızda kalmalı ki birazcık olsun kendisine doyabilelim...
Şimdi bir çay molası veriyorum. İsteyen daha sonra aynı yazının 4. Bölümüne devam edebilir. Yok, eğer “hepimizin babasını yeteri kadar övemedin” derseniz, gidin cehennemin dibine kadar yolunuz var! Eğer hala gitmediyseniz, kendi dağarcığımda yok ama Neslihan’ın yazılarında geçen “ayıp” sözcüklerden uygun olanını ödünç alıp kullanmasam nâmerdim!
_________________

 

BÖLÜM: 4

Eğer konuyu böylesine dağıtarak gidersek bu yazı hiç bitmeyecek ya da israiloğullarının kutsal kitabı Tevrat bizim yazının yanında kısa kalacak. Tabii içerik bakımından değil, boyut bakımından. Yoksa kimsenin dini-imanıyla alıp veremediğimiz yok. Şimdi dönelim esas konumuza. Sevgili site sakinleri, ben yine bir yerlere takılıp gidersem lütfen uyarın, yoksa bu yazı sittim sene bitmez bilesiniz. Konumuz “İçerik Sitesi”nin okur gözü ile eleştirisi, bunu aklınızda tutun, eğer buradan saparsam uyarın, tamam mı? Uyarmazsanız günah benden gitti. Okur-Yazar birlikte olmazsak hiçbir şeyin sonu iyi gelmez. Eleştiri sırası size de gelecek kuşkusuz. Söz veriyorum size biraz iltimas geçeceğim, ama devlet bankalarını soyduracak kadar da değil...
İlkyazımızda yazmayan-yazardan uzun uzun söz etmiştik. Şimdi gelelim diğerlerine: Önce peşin peşin söylemekte fayda var. Site yazarlarının yazdıklarından değil de yazmadıklarından derdim bilesiniz. Yazdıklarını beğendiğimi zaten işin başından söyledim.
Şimdi İçerik Sitesi ana sayfasına geliniz ve sağdan ikinci resmin üzerine tıklayınız. Neden sağdan ikinci? İlk seçtiğimiz soldan ikinci olduğundandır herhalde... Karşımızda bir yazı başlığı “Yol” Enfes bir sinema eleştirisi. Ama ikincisi yok! Sanırsınız bütün sinemalar, tiyatrolar kapandı... Hani bir söz var :”bir çiçekle yaz gelmez” diye, arkadaş bunu hiç duymamış olmalı. Bir vazonun içine pahalı bir çiçek koymuş “orkide” gibi kendisi de bakıp duruyor biz de... Acaba diyorum,”nasıl olsa ben bir fidan diktim yarın ağaç olunca altında oturup serinlerim “diye mi düşünüyor? Yoksa ben kendi fidanımı diktim, siteye gelen herkes” kendi fidanını kendi diksin” mi diyor? Eğer öyleyse Sitenin kadrolu yazarlarından, ya da demirbaş yazarlarından birisi olarak tanıtılmasının anlamı ne? Eğer herkes kendi diktiği fidanın altında kendi serinleyecekse neden sitenin adı” kendin pişir kendin ye” sitesi değil?”-inşallah olmaz da- Bilen varsa söylesin de biz de öğrenelim... Hani profesyonel yazarlar gibi her gün yazın diyen yok. Bu işin fabrikasının olmadığını, yoğun çaba ve emek istediğini az buçuk bilenlerdeniz. “Profesyonel” sözcüğünü bu işten ekmek yiyenler için kullanıyorum, yoksa onları üstün tuttuğumdan değil.
Şimdi sıra sarışın yakışıklıda, sağdan en baştaki, sitenin solcusunun tak karşısındaki. Resmin üstüne tıklayıp girelim. Sitemizin spor yazarı iki fidan dikmiş birisi kurursa diğeri ağaç olacak... Yahu insan insaf eder de beş fidan daha diker; siteye uğrayanlar da biraz serinler diye... Bu da diğer demirbaş yazarlardan biri... Okurlar bile daha fazla yazı çıkarıyor. Aslında ben bu sarışın yazarımızı fazla eleştirmek de istemiyorum; çünkü bizden, yani Galatasaraylı. Hani odunlar baltadan şekvacı olacaklarmış ta sapı bizden diye vazgeçmişler, işte öyle bir şey. Aslıhan zaten afişe durumda. Hani bir gün her şey yoluna girdikten sonra ,“solcu”dan kurtulmak için sivil darbe yapmak gerekirse çoğunluğun bizde olmasında yarar var. Sitenin. Solcu”sundan kurtulursak hem devletten biraz resmi ilan, özel sektörden de hem reklam hem de aferin alırız, diye düşünüyorum, siz ne düşünüyorsunuz? Hani diyorum siyasi otoriteye de biraz yağ çekersek, devlet bankalarına bir hortum da biz atarız. Ve gelen paraları aramızda bütün büyük insanlar gibi hakça üleşiriz, kötü mü olur? Site sakinlerimiz nasıl olsa tepki göstermiyorlar, ha o yola gitmişsin ha bu yola ne fark eder?
Şaka bir tarafa eğer biz okur-yazar takımı bu işe katkıda bulunmazsak sitenin her gün yenilenmesi olanaksız görünüyor. Dikkat ettiyseniz Okur-Yazar deyimine yeni bir anlam yükledim. Sitenin hem okuru hem de yazarı anlamında kullanıyorum. Son günlerde bir canlanma sezinliyorum. Katı kurallar konmazsa biraz yeni gelen arkadaşlara hoşgörü ile bakılırsa çoğalacağız. Okur-Yazar ya da konuk-yazar sayısını onun üzerine çıkardık mı yolun yarısını geçtik demektir, gerisi kolay...
Şimdi son bir mola daha veriyorum. Diğer üç yazardan söz etmediğimi gördünüz sanıyorum, nedeni basit, ellerinden geleni yapmışlar, belki de fazlasıyla... Bir çay veya kahve içtikten sonra isterseniz beşinci bölüme –ki bu bölüm okurlara, daha çok da okurların torunlarına yöneliktir-geçebilirsiniz, ya da onlardan bize ne deyip Aslıhan Mermerci’nin “İnsan manzaraları...”başlıklı yazısına göz atabilirsiniz. Seçim sizin; bizde zorlama yok.
_________________

SON BÖLÜM

Yazının önceki bölümlerinden birinde söz etmiştim. Kısa bir süre için yazlık diye tanımlanan sitelerin birinde tatil yapıyor, ya da yapmaya çalışıyordum. Orada gördüklerimden, gördüklerimin yaptığı çağrışımlardan da birkaç not düşmezsem yazı yarım kalacak... Aslında bu yazıya başlamadan önce aldığım notların tümünü kullanmaya kalksaydım, beş dizilik bir yazı olmaktan çıkıp roman olacaktı(!).Allah sizi korudu, dua edin...
İnternet evleri ile kaldığım yazlık sitenin arasındaki iki yüz metre kadar yolu arşınlarken, sitelerin ön cephesine konmuş kocaman levhalara göz atıyorum. İşte sadece ilginç bulduğum bir kaçı: “sitemize satıcıların girmesi yasaktır”,hadi bunu es geçelim. Bir başka sitede şöyle bir yazı: “sitemize köpeklerin girmesi yasaktır” Sitenin içine bir göz attım en az bir düzine köpek sahipleri tarafından gezintiye çıkarılmış. Site sakinleri de kapının önüne konmuş banklarda laflıyorlar. Yaklaşarak sordum:”Affedersiniz, sitenizin girişinde köpeklerin girmesi yasaktır, diye bir yazı var, oysaki içeride köpekler dolaştırılıyor, bu nasıl oluyor?”Birisi yanıt verdi:”Yasak sokak köpekleri için kondu. “Ama çevrede hiç sokak köpeğine rastlamadım” deyince, diğeri atıldı:”ya gelirlerse diye düşündük” Köpekler okumayı çoktan sökmüşler de bizim haberimiz yok; darısı insanlarımızın başına... Biraz ötede bir başka sitenin kapısında şöyle bir yazı: “sitemize yabancılar giremez” Siteler bitişik nizam üzerine kurulmuş, aralarından geçmeyen kişinin denize girmesi olanaksız. Peki, koca deniz bu site maliklerinin malı mı? Bu ülkenin sitelerde oturma olanağı bulamayan insanları denize nasıl girebilecek? Hadi bırakalım büyükleri, ya çocuklar... Denizi televizyonlar da görüyorlar, haklı olarak onlar da istiyorlar yaşıtları gibi kumda oynamak, suyun içinde çırpınmak... Onların ana-babalarının nasıl acı çektiklerini düşünebiliyor musunuz? Biraz ötede bir başka yasak: “sitemize sitemiz sakinlerinde başkası giremez” Hoppala... Adamlar konuk bile kabul etmiyorlar!
Geçenlerde bir gün bir devlet ormanına gitmiştik. Daha önce görüp beğendiğimiz bir bölgeye girmeye kalkınca kapıda kocaman pankart karşıladı bizi: “Burada sendikamız işçileri piknik yapmakta olduğundan giriş halka yasak” altında da solcu bilinen bir sendikanın adı... Bir gece de açlıktan karınım zil çalarken, karar vermiştim, önüme çıkan yemek yenebilecek bir yer görünce düşünmeden dalacağım, daldım da. Önüme çıkan biri: “Hooop, hemşerim,”dedi” nereye? “Yemek yiyeceğim, yasak mı?” yanıt geldi. “Damın var mı damın?” “damın da ne demek ki?” Yanında hanım arkadaşın var mı hanım? “Yooo neden gerekli ki?” kapının üzerindeki tabelayı gösterdi. “Damsız girmek yasak” Yasakçılık genlerimize işlemiş bizim. Devletin koyduğu gerekli-gereksiz yasaklar yetmiyormuş gibi önüne gelen yetkili-yetkisiz bir yasak daha koyuyor. Ve kimse de tık yok! Tıpkı İçerik sitesinin okurları gibi... Yahu, sevgili site sakinleri, siz bir yazı üretmenin ne demek olduğunu hiç düşündünüz mü? Ne kadar zaman ne kadar emek istediğini bilir misiniz? Alın elinize bir kalem de sıkıysa bir de siz deneyin bakalım... Yazar arkadaşlar sizden küçük bir istekte bulunuyorlar. “Yazılarımıza iyi kötü bir tepki gösterin de ölü müsünüz sağ mısınız,”bilelim demek istiyorlar. Bakın ben kendim için bir şey istiyorsam namerdim,-sahibinden izinli olarak kullandığımı biliyorsunuz- ben sizin için değil daha çok torunlarınız için yazıyorum, çoğunun anneleri henüz doğmamış olsa da... Ve onlara diyorum ki:” Hadi çocuklar yatma zamanı, size iyi uykular, sizin atalarınız gibi tepkisiz kalmayacağınızı biliyorum...”

Çok şükür BİTTİ, siz de kurtuldunuz ben de...


İÇERİK/24.07.999
_________________

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/12/2007 - ....mış gibi.

………mış… gibi

Her şeyi yaşıyormuş gibi yaşamak:
mış gibi yapmak, mış gibi davranmak, mış gibi inanmak, mış gibi gülmek, mış gibi ağlamak, mış gibi üzülmek, mış gibi sevmek, mış gibi âşık olmak, mış gibi bozuşmak, mış gibi barışmak, mış gibi dost, mış gibi düşman, mış gibi komşu, mış gibi arkadaş, mış gibi yoldaş olmak...

Mış gibi çalışmak, mış gibi dinlenmek, mış gibi solcu, mış gibi sağcı, mış gibi milliyetçi, mış gibi Atatürkçü, mış gibi faşist, mış gibi şeriatçı, mış gibi liberal, mış gibi entelektüel, mış gibi ana, mış gibi baba, mış gibi evlat, mış gibi dayı, mış gibi amca, mış gibi teyze, mış gibi hala, mış gibi enişte, mış gibi gelin, mış gibi damat, mış gibi kayınpeder, mış gibi kayınvalide, mış gibi mış gibi eş, mış gibi aile...
Mış gibi öğrenci mış gibi öğretmen, mış gibi profesör, mış gibi okul, mış gibi üniversite, mış gibi politika, mış gibi politikaca, mış gibi siyasi parti, mış gibi parti başkanı, mış gibi basın, mış gibi TV. , mış gibi gazeteci, mış gibi yazar, mış gibi çizer, mış gibi romancı, mış gibi şair, mış gibi işçi, mış gibi patron, mış gibi sermaye, mış gibi emek, mış gibi sendika, mış gibi sendikacı, mış gibi ihtilalcı, mış gibi muhafazakâr, mış gibi avukat, mış gibi yargıç, mış gibi savcı, mış gibi sanık, mış gibi suçlu, mış gibi hapishane, mış gibi hastane, mış gibi doktor, mış gibi hastabakıcı, mış gibi hasta, mış gibi devlet memuru, mış gibi esnaf, mış gibi turizmci, mış gibi serbest meslek sahibi, mış gibi kapitalist, mış gibi meclis başkanı, mış gibi başbakan, mış gibi cumhurbaşkanı OLMAK, kurtuluşun yolunu tıkıyorsa...

Çare!
mış gibi olmayanların güçlerini birleştirerek mış gibilere karşı mücadeleye güç vermesinden geçer. Mış gibi yaşayanların, mış gibi davrananların mış gibi fırıldak çevirenlerin şu anda çoğunlukta olmaları kimseyi umutsuzluğa düşürmesin. Umutsuzluk namussuzların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz!
Ve Gelişmiş bir ülkenin özgür bireyleri olmak, önce adam olmaktan geçer; tembel, sümüklü, pısırık her şeyden şekvacı olmaktan değil!

Tüm sorunların çözümünü kurulu düzenin yıkılması umuduna bağlayarak ( kim, ya da kimler yıkacak orası da belli değil ya ...) yan gelip yatmak, hiçbir olumlu davranışa katkıda bulunmamak, herkese tepeden bakmak, halkı hor görmek -ya da her türlü yanlıştan her türlü günahtan münezzeh saymak-ve entel takımına katılmaktan hiç değil...
Mış gibi doğup, mış gibi yaşayıp, mış gibi ölmek istemeyenler birleşin; kaybedecek zincirlerinizden başka hiçbir şeyiniz yoktur!

24.11.1999/ Kemal Duykan
_________________

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/12/2007 - Anarşist!

Anarşist!

 

Bir yandan da doğa koşulları vurmaya başladı depremzedelere. Varlıklı aile çocukları için sevinç kaynağı olan kar, depremde her şeylerini kaybeden ailelerin çocukları için beyaz ölüm demektir. Hâlâ bir çadır sorunu bile çözülemedi. Bir taraftan kar, bir taraftan yağmur fırtına ve açıkta kalmış insanlar. Bu duruma isyan etmiş bir genç kız yörenin valisi tarafından derhal damgalanıyor, devletin damgasıyla: anarşist!

TV. Kameraları tespit etmiş Vali Beyimizin “anarşist” diye damgaladığı genç kızımıza yönelik söylemlerini davranışlarını... Utanç verici... Türkiye’nin batı yakasında onlarca gazetecinin gözleri önünde yapılanları izleyince, ya doğuda, güneydoğuda olabilecekleri varın bir düşünün...
Efendim devletin imkânları sınırlıymış, her yere yetişemiyormuş, elinden geleni yapıyormuş ama yetmiyormuş, yetişmiyormuş... Ancak yeni ve ağır vergiler konarak çözümlenebilirmiş böylesi büyük sorunlar... Oysaki daha kısa bir süre önce üç milyar dolar kaptırdı adamın birine devletimiz! Üç milyar dolar, bugünün teknolojisiyle iki tane boğaz köprüsünün bedelidir, yan yollarıyla beraber... Sadece bir kişinin cebine konan şu üç milyar dolarla neler yapılamaz bir düşünün... Soğuktan donan ve ne yapacağını şaşırmış deprem vurgunlarının çadır sorunu mu kalırdı, ısınma sorunu mu?

Peki, kim bu devletin üç milyar dolarını iç eden adam: Sevgili Cumhurbaşkanımızın yakın geçmişteki parti dostu, Başbakanlarımızın sevgili arkadaşı, milletvekillerimizin önünde ceketlerini düğmeleyip hazırola geçtikleri biri, yani öyle Allah’ın sıradan kullarından biri değil; fırından ekmek çalanlardan biri hiç değil...

Hiç devlet baba bilmediği, tanımadığı başıbozuklara parasını kaptırır mı? O kadar bilinen bir kişi ki üç milyarı götüren adam, onun özel uçağıyla getirildi PKK’ nın başı... Hükümet kurmakta ya da bozmakta aracı, muhterem saygın bir kişi üç milyarı götüren... Devletimizin Valisi acaba “hakkımızı arıyoruz Vali Bey! “ diye bağıran genç kıza yakıştırdığı anarşist sözcüğünü o üç miyarı götüren kişiye de yakıştırabilir mi? Hele bir denesin bakalım da, görelim attığı çalımlardan sonra golü kimin yediğini...

Acaba bir yılda devletimizin çaldırdığı paraların miktarını bilen var mı? Kaç milyar dolar uçup gitti?
Nedir bu devlet dediğimiz şey, Tanrımıdır ki sorgulanamıyor? Astığı astık, kestiği kestik, biçtiği biçtik; kimse ondan hesap soramıyor, ne yaptığını kimse bilmiyor... Halktan vergi toplarken hesap soruyor, ama topladığı vergilerin nerelere harcadığının hesabını vermiyor... Sormaya kalkan olursa kazara damgayı yapıştırıyor: Anarşist! Komünist! Vatan Millet düşmanı! Hain! Bu sözcükler Cumhuriyetimizin Cumhurbaşkanının, Başbakanlarının, Bakanlarının, Valilerinin ve dahi diğer yetkililerinin dillerinden düşmüyor... Soru soramazsınız, sorgulayamazsınız, eğer yeltenirseniz sorgu sual etmeye, damgalar hazır: Anarşist, komünist, Vatan Millet düşmanı, Hain!

Kim ister demokrasiyi böylesi cumhuriyeti bulmuşken... Bir de bunlar Avrupa Birliğine girmek istiyorlarmış, milletle gırgır geçiyorlar olmalılar ama millet farkında değil...

26.11.1999

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Fotoğraf

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Arkadaşlarım